Geldiğimden bu yana bembeyaz buralar. Buraların bembeyaz olması yetmiyor, bizi de bembeyaz giydiriyorlar. Hiç bu kadar beyaz olmamıştım.
Hep televizyonda, dergilerde gördüğüm altıgen şeklindeki kar tanalerini yağarken ve düştükleri yerlerde görüyorum. Gerçek yıldız gibi şekilleri var ve gece ışık altında yıldız gibi parlıyorlar.
Üzerime yıldız yağıyor geceleri.
Gökyüzünde her zamankinden çok yıldız var ve çok parlak hepsi. Çoban Yıldızı'nı hiç bu kadar parlak görmemiştim örneğin.
Geceyi sevdiğimi anlamış olacaklar ki, bütün gece ayakta tutuyorlar beni; gündüzleri uyutuyorlar. Gece uykusu tatmadım geleli. Bütün gece ay ve yızdızların ışığı altında parlayan karlı dağlara tepelere bakıyorum. Ay'ı doğurup salıyorum yıldızların arasına. Huzur verici bir gökyüzü, huzur verici bir sezsizlik. (Çok garip, burada huzur verici bir şeyle karşılaşacağımı hiç sanmazdım.)
Sabah da Güneş'i doğurup, Ay ve yıldızlarla vedalaşıp uyumaya gidiyorum. Kendi haline bırakıyorum gökyüzünü. Güneş gözümü alıyor, Güneş'e bakamıyorum.
Daha önce düşünmeyi ihmal ettiğim şeyler açısından, birçok açığı kapatıyorum burada. Düşünmeye çok vaktim var. Geceler hep benim. İnsanın düşünmeye bu kadar vakti olunca, 'Neden düşünecek bu kadar az şeyim var!' diye kızıyor kendine. Dolu bir insan olduğumu sanıyordum, değilmişim. Düşünmenin anlamını sorgulamaya başladım.
Bir de özlem var tabi. İnsan hiç akla gelmeyecek şeyleri özlüyor. Özleme yabancı bir insan değilim ama, bu farklı.
Nefes alanların dışında, Rakı'yı ve Deniz'i özlüyorum en çok.
Yiğit Dağı'nın yanmış tepesinin aşağılarında, eteklerinde bir köy var. Önünde de az bulunan düzlüğe yayılmış geniş bir buz. Dolunay parladıkça buz parlıyor, buz parladıkça deniz oluyor.. Köyün ışıkları da bazen Cihangir oluyor, bazen Salacak.. Güneş henüz Dünya'nın diğer tarafındayken manzarama bakıp düşünmeye devam ediyorum.
Güneş doğuyor.
Hep televizyonda, dergilerde gördüğüm altıgen şeklindeki kar tanalerini yağarken ve düştükleri yerlerde görüyorum. Gerçek yıldız gibi şekilleri var ve gece ışık altında yıldız gibi parlıyorlar.
Üzerime yıldız yağıyor geceleri.
Gökyüzünde her zamankinden çok yıldız var ve çok parlak hepsi. Çoban Yıldızı'nı hiç bu kadar parlak görmemiştim örneğin.
Geceyi sevdiğimi anlamış olacaklar ki, bütün gece ayakta tutuyorlar beni; gündüzleri uyutuyorlar. Gece uykusu tatmadım geleli. Bütün gece ay ve yızdızların ışığı altında parlayan karlı dağlara tepelere bakıyorum. Ay'ı doğurup salıyorum yıldızların arasına. Huzur verici bir gökyüzü, huzur verici bir sezsizlik. (Çok garip, burada huzur verici bir şeyle karşılaşacağımı hiç sanmazdım.)
Sabah da Güneş'i doğurup, Ay ve yıldızlarla vedalaşıp uyumaya gidiyorum. Kendi haline bırakıyorum gökyüzünü. Güneş gözümü alıyor, Güneş'e bakamıyorum.
Daha önce düşünmeyi ihmal ettiğim şeyler açısından, birçok açığı kapatıyorum burada. Düşünmeye çok vaktim var. Geceler hep benim. İnsanın düşünmeye bu kadar vakti olunca, 'Neden düşünecek bu kadar az şeyim var!' diye kızıyor kendine. Dolu bir insan olduğumu sanıyordum, değilmişim. Düşünmenin anlamını sorgulamaya başladım.
Bir de özlem var tabi. İnsan hiç akla gelmeyecek şeyleri özlüyor. Özleme yabancı bir insan değilim ama, bu farklı.
Nefes alanların dışında, Rakı'yı ve Deniz'i özlüyorum en çok.
Yiğit Dağı'nın yanmış tepesinin aşağılarında, eteklerinde bir köy var. Önünde de az bulunan düzlüğe yayılmış geniş bir buz. Dolunay parladıkça buz parlıyor, buz parladıkça deniz oluyor.. Köyün ışıkları da bazen Cihangir oluyor, bazen Salacak.. Güneş henüz Dünya'nın diğer tarafındayken manzarama bakıp düşünmeye devam ediyorum.
Güneş doğuyor.
-0-
21.02.2006
Gelenler
2 yorum:
Askerde, nöbette mi yazmıştın bunu? Ne kadar naif ve güzelmiş...
Askerdeydim evet, nöbette değildim.
Nöbette yazı yazılmaz, durulur. Sadece durulur. :)
Yorum Gönder