01 Aralık 2008

"SİZİ AFFEDİYORUM"

Dünyaya yarı-beyaz bakarken, beyazlıgın diger tarafındaki kişinin anlattıklarından az-yarım duyulanlarlardır. Bazen ilginç olabiliyor:

"
Bundan yıllar önce İç Anadolu'nun batısında bir kasabada ve çevre köylerinde yarı-resmi bir iş nedeniyle bulunmaktaydım. Benim orada neden bulundugun degil, orada yaşananlar biraz ilginç.

Arif Aga büyük bir ailenin en büyük, en sözü dinlenen kişisiydi. Hiç erkek kardeşi yoktu ve iki oglu kısa bir süre önce kan davası nedeniyle öldürülmüştü. Zanlılar yakalanmıştı. Tüm kasabada ve çevre köylerinde hava o kadar gergindi ki, gerçekten tuvalete bile tabancayla gidiliyordu. Çok acı veren, gizlenen bir korku vardı. Bu korkuyu gidirmekte Kaymakam hatta Vali bile güclerinin yetersiz oldugunu kabul etmek zorunda kaldılar. Durum böyleydi işte uzatmak istemiyorum.

Arif Aga bir öglen evinden çıktı. Yanına kimseyi ve tabancasını almadan sakin adımlarla yola koyuldu. Bu pek alışılmış bir olay degildi. Arif Aga jandarma karakoluna ulaşana kadar, içerdekilerin genç akrabalarından ikisi onu görmüş olsalar da, cesaret edip kendisine ateş etmemişler. [Yazar burada cesareti sorguluyor.] Arif Aga da şansını fazla zorlamadan, jandarma komutanına ogullarını vuranları görmek istedigini söyledi. Bu istek ilk önce temkinli karşılansa da, Arif Aga'nın biraz tanınmışlıgı ve biraz da yaşlılıgı nedeniyle daha sonra kabul edildi. Arif Aga zırhlı bir araç içinde cezaevine götürüldü. İki kardeş olan mahkumlarla arada sadece bir tel örgü olacak şekilde karşı karşıya getirildi. Arif Aga gerçekten tanınmış ve gerçekten yaslı biri oldugu için belki, iki kardeş yere bakıyordu. Arif Aga şunları söyledi:
'Ogullarım, başınızı kaldırın. Sizi affediyorum. Babanız öldü. Benim de ogullarım öldü. Bundan böyle sizi oglum biliyor, sizin de beni baba bilmenizi istiyorum. Ve sizden beni affetmenizi istiyorum.'
Arif Aga'yı tebrik eden ve bu tarihi olaya tanıklık etmis olan en yüksek rütbeli kişi olan cezaevi müdürünün, akabinde jandarma komutanının kendisini bir çay içmeden göndermeleri düşünülemezdi. Hatta haber bu süre içinde Vali'ye bildirilecekti.
Çocuklar baya bi içerde kaldı. Arif Aga ben ayrıldgımda çiftlik evinden çıkmaz olmuştu. Hiçbir şekilde evi terketmiyor, genellikle pek anlam çıkartılamayacak olan bir yüz ifadesiyle bazen avluya güneşlenmeye çıkıyordu.
"

Şimdi olayın bundan sonrası biraz bugulu.. Yani yarı-beyazlıga beyazlık daha agır basmaya başlıyor. Anlatıcı bu olaydan sonra tanıklık etmeyi bırakmak zorunda kalmış, o nedenle kesin bilgilere sahip degil:

"
Arif Aga'nın öldügünü biliyorum. Yerel haber kaynaklarımdan biri Arif Aga'nın bir akşam yemeginden sonra koltugunda otururken geçirdigi bir kalıp krizi sonucu öldügünü; bir digeri ise, Arif Aga'nın bir öglen çiftligin uzak taraflarında, ormana yakın kısmının sınırında vurularak öldügünü söylüyordu. Ama ikisisinin de ortak fikirleri kan davasının bitmiş olduguydu. Arif Aga öldügünde geriye kalan akrabalarının büyük bölümü yaşlıydı, öyle bitti işte dediler. Haber kaynaklarımın haberleri bana iletiş stillerinden ötürü, hangisinin gerçek oldugunu sorgulamak geregini duymadım. En son, o iki çocuk da çıkmış."

Evet abi ilginç, oluyor böyle şeyler.

10 Kasım 2008

Her Eline X Alan Y Oluyor/Yapıyor

Yeni eleştiri trendi de bu. Özellikle fotoğraf makinesi ve video kamera için kullanılan, değişik kullanım alanları da olan bir eleştiri kalıbı. İnternet sitelerinde, mizah dergilerinde, anırır gibi konuşanların sohbetlerine zorunlu misafirliklerde vs. hep karşıma çıkıyor bu aralar. Geriliyorum.

"Her eline fotoğraf makinesi alan fotoğrafçı oluyor!", efenim "Her eline kamera alan kısa film çekiyor, kendini yönetmen sanıyor!"

Peki sayın gerizekâlı; nasıl olacak? Ha, nasıl olacak? Bir ülkede sanatın gelişmesi için devlet baba destek olmak bir kenara köstek olurken (içine tükürmeler, fotoğraf makinelerine gelen KDV artışı ve milyonlarca başka örnek), kişilerin bireysel çabalarıyla bir şeyler üretmeye çalışmasının neresi kötü benim sevgili malım? Bir önceki yazıyla ilişkili olarak; örneğin halısahada futbol maçı yapan insanları görüp, "Her ayağına top alan futbolcu oluyor kardeşim!" diyenini görmedim daha. Arasındaki fark spor yapmaksa, diğeri de sanat yapmak?

Bugünlerde anlayışsızlığım üzerimde, bunu da anlayamıyorum çünkü. Nedir sevgili öküzüm derdin? Elalemin çektiği fotoğraf/film seni mi gerdi? N'aptı bu eline makine alan densiz, yatak odana girip, "pardon çok güzel bir kare var aklımda, model olur musunuz?" mu dedi. N'aptı yani senin özel ve hatta genel yaşamına? Nasıl bir olumsuzluk, nasıl bir rahatsızlık verdi. "Her eline fotoğraf makinesi alan" Çamlıca tepesine çıkıp, "Bu dünyanın fotoğraf kralı benim! Dağılın ulan!" diye bağırıp sinirlerini mi bozdu. İşi daha anlaşılamaz kılan taraf da, bu eleştirimsiyi getirenler güya muhalif, sistemin ve devletin yaptıklarını çok onaylamayan insanlar. Nacizane ve masumane fotoğraf çeken bir insana "Her eline..." diye başlayan cümleyle köstek olursan ne farkın kalır senin o beğenmediğin devletten? Ha sevgili dana? Duyamıyorum pek?

Nasıl olacak peki? Hiç kimse eline fotoğraf makinesi, kamera almasın. Sen de oturup sabaha kadar sinema sanatı zannettiğin filmlerin Oscar törenini izle, ardından da törenle ilgili izlenimlerini ve düşüncelerini dünyayla paylaş.

O, eline fotoğraf makinesi alan "her"lerden biri, pekâla onun yerine silah da alabilirdi. Bu mu istediğin sevgili salağım, ha?

Neyse, kontrolü kaybetmeye, küfürler yazıp yazıp silmeye başladım. Yazıyı burada bitiriyorum.

O gördüğün makinelerin hepsi götüne girsin. Oh.

Futbol, Futbolcu, Taraftar, Sempatizan, İzleyici, İlgisiz

Ben "İzleyici" oluyorum. Uluslar arası maçlara denk gelirsem izliyorum. Budur futbolla olan ilişkim.

Ülkemizdeki büyük kulüplerin maçlarından sonra televizyon kanallarını dolaşırken bu sıfatımdan bile utanıyor, bu pisliğe dahil olduğum için ayrıca tiksiniyorum. İzleyicisi olduğum bir spor dalının otoritelerinin durumunu, bu insanların ortaya koydukları programları bir kaç dakikalığına bile görmek tiksinmeme yetiyor. Bu milyonlarca defa söylenmiştir ama içimde kalacak, benim de söylemem lâzım: Hadi o kişilikler bu programlardan para, ün ve güç elde ediyor; peki bu programların izleyecileri ne kazanıyor? (İzleniyor ki, bu programlardan milyonlarca var.)

"Desteklediği takım hakkında bilgi ediniyor. Kahvedeki tartışmalarda dile getirmek, için sözlükte yazacakları için argüman topluyor, körü körüne taraftarlık yapmak istemiyor."

Hımmm... Evet. Tabi. "Taraftar" derken?

"Renklere gönül vermiş, takımıyla sevinen, takımıyla üzülen kişi."

Anladım da; "renklere gönül vermiş" derken?

"Küçükken bir yakını maça götürmüş, o gün bugündür renklere ve o atmosfere aşık olmuş."

Hımm.. Evet, çok mantıklı! Man man mantıklı...

Bunu anlamam mümkün değil. Bunu anlamam gerçekten mümkün değil. Seri katilleri, faşist diktatörleri, gözü dönmüş askerleri bile anlarım ama bunu anlayamam. Renklere gönül vermek ne demek arkadaşım ya? Nasıl yani? Benim gönlüm mü küçük?

Bakın size ne söyleyeceğim:
Bir spor kulübünün üyesi, disiplin kurulu görevlisi, hatta kulübün icra ettiği tek spor dalı federasyonunun delegesiyim. Ülkemizde çok ilgi çeken bir spor dalı değil. Uluslar arası başarımız da yok zaten bu sporda. Geçtiğimiz aylarda federasyon başkanı (ve kadrosu tabi) seçimleri vardı. Marmara Denizi'nin büyüklük açısından Büyük Okyanus'a oranı neyse, bu federasyonun da futbol federasyonu yanındaki oranı odur. Bu küçük ölçekte dahi ne rantlar, ne entrikalar, ne göt oyunları dönüyor bilemezsiniz. Bütün bunlara tanık oduktan sonra futbol federasyonu seçimlerini tahayyül etmekte zorlanıyorum açıkcası. Yani tamam güzel kardeşim, sen renklere gönül vermişsin de, senin gönlün renklerin pek umrunda değil.

Önceki gün bir "taraftar"a soruyor muhabir: "Sizce bilet fiyatları nasıl?" Yanıt: "Geçen seneye göre pahalı ama olsun, takımım için her şeye değer." Vah zavallı.. Vah garibim... Takımı için her şeye değermiş.. Seni stadın önünden köfte ekmek yerken alıp federasyon seçimlerine götürmek isitiyorum. Takımın için neyin değdiğini o zaman görürsün. Görürsün de, akıllanır mısın? Hayır tabi. Gönül vermişsin bir kere. Götü kaptırmışsın Türkçesi.

Kişiler hakkında (Başkan, futbolcu, teknik direktör) konuşuluyor saatlerce, haklarında sayfalarca yazılar yazılıyor. Nasıl savunuyor takımının oyuncusunu eleştirenlere karşı; duyunca, okuyunca inanamıyorum. Şu yaşıma geldim, en yakın arkadaşlarımın bile, herhangi bir ortamda ben yokken beni böyle savunduklarını sanmıyorum. O salakların da herhangi bir arkadaşlarını, bırak arkadaşlarını herhangi bir haksızlığı böyle ateşli ateşli savunduklarını sanmıyorum. "Yok efendim aslında çok terbiyeli çocukmuş (futbolcudan bahsediyor, kankası ya, ordan biliyor.), onu eleştirenler ilk önce kendilerine baksınlarmış.. Falan da filan da.. Bir sürü sikindirik terane.. Gitse imza istese bile alamayacak belki o futbolcudan. O futbolcu yarın ezeli rakibinin tarafına da geçebilir. Ama önemli değil, gönlünü renklere kaptırmış bir kere..

Tıfıllık zamandalarımda Che'nin kolyesi vardı boynumda. Faşist bir akrabam görmüş ve şöyle demişti: "Babasının resmini taşımaz pezevenk, Che'nin kolyesini taşıyor." (Ki babam da fena bir komünist sayılmaz.) Kendisine o zaman kızmıştım, ama şimdi hak veriyorum. O kolyeyi birileri satıyor çünkü. Satanın babası komünist olsa bile babasının hayrına satmıyor tabi.

Ey fanatik! Ey taraftar!

Uyanın lan!

16 Eylül 2008

NANE NANE MOJİTO



Bir çok Mojito hazırlama şekli olmakla birlikte, uzun süren deneysel çalışmalar sonucunda kendi damak ve alkol zevkimize göre ulaştığımız Mojito tadını anlatacağım.

Gerekli Malzemeler:

-Büyükçe bir bardak
-Rom (Bacardi)
-Nane
-Esmer Şeker
-Limon
-Lime (Misket Limon)
-Soda
-Ahşap Tokmak (Tokmaya yarayan alet)
-Buz
-Pipet (İnce Plastik Kamış, Boru)

Hazırlanışı:
Birkaç parça (dört) nane yaprağı bardağa atılır. Üzerine dolu dolu bir tatlı kaşığı esmer şeker ilave edilir. Tokmak vasıtasıyla şeker ve nane iyice ezilir. Yarım limonun suyu ilave edilir. Bir beher (iki shot bardağı) Bacardi, bir beher de soda ilave edilir. Pipet yardımıyla hafifçe karıştırılır. İki dilim lime ve iki yaprak nane karışıma atılır. Son olarak bolca buz ilave edilir. Pipetle içilir ki ağıza nane, lime veya buz gelip içimi zorlaştırmasın.

---

Aslında sağlam bir Rakı dostu olmama rağmen neden özellikle Mojito'yu bu yazıya konu ettim?

Çünkü Mojito'ya gerçekten vefa borcumuz var:

  • Kahrımızı çok çekti
  • Ne zaman istesek yanımızdaydı
  • Özellikle yayma olimpiyatlarında bizi hiç yalnız bırakmadı
  • Nane ferahlığıyla mükemmel içimi tattırdı
  • Şişe bitmeden sarhoş etmedi
  • Maymun hiç etmedi
  • Muşmula gibi olmadan sarhoşluğun tadını çıkarabilmemizi sağladı
  • Zevk verdi, neşe verdi; bozuk moralimizi tamir etti
  • Ertesi sabah bizi asla uğraştırmadı, hiç alkol almamış gibi işimizin başına geçmemizi sağladı
  • Sıcak yaz akşamlarını soğuttu, klima etkisi yaptı
  • Bizi eğitti; Mojito hazırlamayı, hazırlarken de takım olmayı, takım ruhunu öğretti; dosluğumuzu (Lostluğumuzu) pekiştirdi
  • Arıza çıkarmadı, işi bitince köşesine çekildi
... ve burada adını anamadığım nice nice güzellikleri oldu.

Kendisine olan sevgi, saygı, minnet vb. duygularımdan biraz daha bahsedecektim ama, bir mesıncır görüşmesinden alınan cümleyle bitirmek istiyorum:

'(...) ve Mojito'yu dünya içki kültürüne kazandıran Kübalı kardeşlerimi de en sarhoş duygularımla selamlıyor, Mojito'yu memleketinde içmek için kendime söz veriyorum!'

25 Ağustos 2008

İyilik Güzellik Çiçeklik de Nereye Kadar? Vol.2.0


2008 Pekin Olimpiyat Oyunları sona erdi. Fekat bilinmeyen, devam etmekte olan bir Olimpiyat daha var: "İstanbul Yayma Olimpiyatları"

Dikkat ettiyseniz Olimpiyatımızın tanımlamasının başında yıl yok. Buradan da anlıyoruz ki dört yılda bir, sekiz yılda bir, yılda bir gibi bir kısıtlama yok bu olimpiyatlarda. Başka bir deyişle birilerinin olimpiyat meşalesi yakması falan gerekmiyor, çünkü Yayma Olimpiyatlarının meşalesi asla sönmez.

Spor Olimpiyatlarında olduğu gibi, ülke gerçeklerinden ötürü bu olimpiyatlarda da pek başarılı olduğumuz söylenemez. Bizde daha birey okuma yazma öğrenir öğrenmez hemen bir yabancı dil, efenim sınavlar vs.. ile başlayarak bireyimizin yaymaya olan ilgisi azaltılır, hatta yaymanın kötü bir şey olduğu yanılgısına düşmesine izin verilir. Arada kendi çabalarıyla yaymayı öğrenmiş, yayma konusunda kendini geliştirerek madalya umudumuz olan kısıtlı sayıda yayıcıyı salonlarda (ev salonu, spor salonu değil) görmüş olsak da, yayma konusunda gerçek bir varlık gösterdiğimiz söylenemez. Ama misal, Çinliler'de öyle mi? Yukarıdaki resimde, yayma eğitimine çoktan başlamış olan genç bir Çinli yayıcıyı görüyoruz. Bu koşullarda eğitilen bir yayıcı ile, hafta içi okula hafta sonu de dersaneye gönderilen bir yayıcının aynı şartlarda mücadele ettiğini kim savunabilir?

Ama size güzel haberlerim var!

Ben ve takım arkadaşım Çift Yaymalar'da Tüm Zamanların En İyi Olimpiyat Derecesini yapmış bulunuyoruz!
Yayma Olimpiyatları geleneklerine doğrultusunda, metalden yapılmış daire kullanarak ve sadece bir kereye mahsus olmak üzere madalya töreni yapmak yerine, özellikle Çift Yaymalar dalının bir geleneği olarak çeşitli formlara bürünmüş madalyalarımızı (Mohito, Domates, Sigara, Yemek) birbirimize devamlı olarak ikram ederek madalya törenini ölümsüzleştiriyor, Olimpiyat Ateşinin sönmemesini sağlıyoruz. Yaymadaki başarımızdan ötürü oluşan haklı gururumuzu her geçen gün derecemizi daha iyiye götürmek için itici güç olarak kullanıyoruz. Yeri gelmişken bu başarımızda katkılarını bizden esirgemeyen Bakkal'a, Migros'a, Tekel Bayii'ne ve motivasyonumuzu hep yükseklerde tutmamız için bizi besleyen diğer arkadaşlarımıza çok teşekkür ediyoruz. Bu, hepimizin başarısı.

Yayma, spor olimpiyatlarındaki Maraton gibidir. Maratonda parkur her olimpiyatta değiştiği için Olimpiyat Rekoru betimlemesi telaffuz edilmez. (Dün öğrendim.) Yaymada da her yayıcının yayma mekanı farklı olduğu için böyle bir yol izlenir.

Çift Yaymalar'da hakemlerin dikkat ettiği bazı noktaları sizle de paylaşmak isterim. Kim bilir, bu yazıyı okuyan, içinde bir yayıcı yaşadığını hisseden biri, kuralları da görünce belki Yayma Olimpiyatlarına katılmayı düşünür, başarılı olarak Ülkemizi en iyi şekilde temsil eder, Bizim de çorbada tuzumuz olmuş olur.. Neyse.. Çift Yaymalar'da belli başlı kurallar:

Senkronizasyon (Uyum):
Tüm çiftli oyunlarda olduğu gibi, yaymada da esas önemli olan uyumdur. Örneğin bir alkollü içki tüketilecekse, çiftlerin ikisisinin de aynı içkiyi önermesi hakemlerin dikkat ettiği bir noktadır. Eğer çiftlerden biri "Off sıcak.. Mohito iyi gider.." dediğinde diğeri "Valla benim de aklımdan tam o geçiyordu.." derse, bu hakemlerin gözünden kaçmayacak, artı puan olarak çiftin hanesine yazılacaktır. Hele hele, çift aynı anda "Mohito mu içsek..." derse, çiftin kahkaları arasında artı puan, artı hakemler kurulu özel puanı verilir. Örneklerine rastlanmıştır.

Yardımlaşma/Dayanışma:
Örnek Mohito'dan açıldığı için ordan devam edelim. Mohito bildiğiniz gibi hazırlaması belli bir sürece bağlı olan, içinde bir çok malzeme bulunan bir içki. Bu da, her ne kadar yaz aylarında ferahlık veren bir içki olsa da, bir yayıcının fazladan zahmet (Bak: Zahmet) harcamasına neden olmaktadır. O nedenle bu gibi durumlarda çiftlerin yardımlaşması (Mohito'ları sırayla hazırlamak, biri lime dilimlerken diğerinin naneyi ezmesi gibi..) hakemler için çok önemlidir. Aynı şekilde yayma antremanının ertesi günü takım arkadaşını arayıp durumunu sormak, akşamki antreman için hazırlıkları konuşmak, eksik malzemeleri öğrenmek de dayanışma ve takım ruhu açısından hakemler için önemlidir.

Zahmet:
Yayma'daki önemli noktalardan biri de, en az zahmeti harcayarak en iyi yayma performansını göstermektir. Geçmişte bu kuralı yanlış anlayan bazı oyuncular zahmet verdiği için salonu (ev) temizlememişler, zahmetsiz ve direkt sonuç verdiği için hep sert içkileri tercih etmişler ve Yayma Olimpiyatları'nın ruhunu anlamadıklarını göstermişlerdir. Bu anlaşılmayacak/yanlış anlaşılacak bir kural değildir. Tek cümleyle "Aslolan zahmet verici işlerden tamamen sakınmak değil, en az zahmet harcayarak en iyi sonucu elde etmektir." diyebiliriz. Naneyle esmer şekeri aynı anda ezerek zahmet tasarrufu yapmak gibi.. Gayet açık.

Bu üç ana başlığı bilmek başlangıç seviyesi için yeterli. Diğer kurallar yayma antremanlarında uygulamalı olarak öğrenilmelidir.

Yaymaya gönül vermiş genç yayıcılara, antremanlara tek çıkmamalarını öneririm. Her Çift Yaymalar'da madalya kazanan yayıcının dediği gibi:

Yaymak, çiftken daha güzeldir.

01 Ağustos 2008

Uçan Şey


'Uçan Şey' deyince at akla geldi biliyorum, ama konu atlarla ilgili değil, uçmakla ilgili.

Uçmak benim için yürümek gibi bir şey. Diğer insanlar nasıl uçamıyor anlamıyorum. İnsanoğlu hâlâ yeteneklerinin fizikleriyle ilgili olduğunu sanıyor. Bütün bu saçmalık derecesinde gerçekliği olan anlamsız olaylara tanık oldukça insanoğlu için beyin adı verilen organın bir lüks olduğunu düşünüyorum. Nasıl olur da bir insan uçabileceği gerçeğini reddetmekte bu kadar inatçı olur anlamak mümkün değil; üstelik, uçmanın bu kadar çok yolu varken..
Ben uçuşlarımda doğal yoları tercih etmeyi seviyorum. Yani, sadece yukarı doğru yükseliyorum. Yerçekimi denen sanal olguyla aramdaki bağı koparmak benim için bir eğlence kaynağı. Bunu fark ettiğimde, önceleri, bu abzürt hadiseyi uçamayan (beyinleri lüks gelen) insanlardan saklamayı denedim. Fekat yüzlerindeki "n'oluyo lan!" ifadesi o kadar komik gelmeye başladı ki, bu atraksiyon benim için yegane doyum aracı halini aldı. Başka yaşamsal gezegenler olduğuna gözü kapalı inanan birinin uçuşumu izlediğinde yüzünün aldığı aptal hali izlemek inanın kelimelerle anlatılacak kadar nesnel bir zevk değil.
(...)
Benim deli olduğumu, daha da ilginci Yerkrüre'ye ait olmadığımı düşünen insanlar var. Yerküre'nin (on)bin yıl sonrasını gerçekten görmek isterdim..
(...)
Uçmak gerçekten zevkli. Fekat yanınızda uçan başka biri(leri) yoksa, daha da kötüsü uçmanız anlaşılamamaktan çıkıp suç halini alıyorsa[...]
(...)
DONDURULMAK İSTİYORUM!!!

[Bir akıl hastasının hastane görüşme kayıtlarından çok büyük zahmet ve risklerle alınmıştır.]

-o-

İyilik Güzellik Çiçeklik de Nereye Kadar?


Sonuna kadar. Neden daha azıyla yetinelim ki?

Bu yazımızda, ortalamanın biraz üstünde bir sosyal içicinin gündelik yaşamında karşılaştığı, kendisinin yanıtlamaktan bıktığı, bununla birlikte meraklı insan kitlesinin sonu olmadığından hayatının geri kalanında da yanıtlamak zorunda olduğu soruları görecek; yaramıza tuz basarak, bu soruları ekarte etmek için yılların verdiği tecrübeyle keşfedilen mümkün olan en kısa ve en etkili yanıtları öğreneceğiz.

1.
- Her gün içiyor musun?
- Evet, her gün içiyorum.

Soruyu soran kişi (bundan sonra kendisine 'meraklı' diyeceğiz), sohbetin gelişme sürecinin ve gözlemlediği alkol/hız/zaman grafiğinin etkisiyle içiş başına düşen beher likit miktarını hesaplamak için ikinci bir veriye ihtiyaç duyduğundan bu soruyu sormuştur. Meraklılara en iyi yanıtı vermek için sorularını sorarkenki halet-i ruhiyelerini çok iyi tahlil etmek gerekir. Soruların çıkış-gidiş-bitiş sürecini dikkatlice takip ederek, en az enerjiyle bu bölümü atlatmak bir kere yaptıktan sonra kolaydır.
Bu yanıtta dikkat edilmesi gereken en önemli nokta ses tonudur. Gayet kendinden emin ve cesur olunmalıdır. En ufak bir zayıflık göstergesi meraklının acımasızca saldırmasına fırsat verecektir. Saldırması önemli değil, bu saldıralar için de stratejiler mevcut, fekat gereksiz enerji harcamak insanlık için iyi bir şey değil.

2.
- Neden bu kadar çok içiyorsun?
- Seviyorum ulên!

Meraklı, aldığı bu tokat gibi yanıttan sonra genellikle gülerek üzerindeki şoku atmaya çalışır. Değişik yanıtlarla ('Yok canım, o kadar da çok içmiyorum', 'İşte.. N'apalım..', 'Yani.. Güzel bir olay', 'Ne kadar içmeliyim?' vs.. vs..) değişik yaş (22-75) ve sosyal gruplardaki (Öğrenci-Emekli Profesör) denekler üzerinde yapılan uzun deneyler sonucunda 'Seviyorum ulên!' yanıtının herkese hitap eden ve yormayan bir yanıt olduğu kanıtlanmıştır.

3.
- Bu kadar içkiye nasıl para dayandırıyorsun?
- İyi kazanıyorum.

İşte stratejik bir yanıt. Eğer bu soruya bu minvalde bir yanıt verilmezse meraklı en zayıf noktayı bulduğunu sanacak, bokunda boncuk bulmuş gibi sevinecek ve içinden kahkahalar atarak, "yapıcı eleştiri" gibi görünen mızraklarını acımadan içicinin kalbine fırlatacaktır. Bu yanıt bütün bunların önüne geçer. Kaldı ki, iyi içebilecek kadar kazanç, iyi kazançtır.

4.
a)
- Ailenle sorun yaşamıyor musun?
- Yalnız yaşıyorum.
b)
- Sevgilinle sorun yaşamıyor musun?
- İçmeyen sevgilim olmuyor.
c)
- İşte sorun yaşamıyor musun?
- İşimi iyi yapıyorum.

Meraklının evreninde bütün aileler ve sevgililer sosyal içici seviyesinin altında olduğu için, bu seviyenin üstünde yaşayanları Mars'daki insanoğlu kadar yalnız zannetmektedir. Her gün içip, ailesini küçük parçalar halinde buzdolabında saklayıp misafirlerine aile ferdlerini ikram etmeyen bir bilincin olmadığını tahayyül edemez. Onun için sınırın üstündekiler başka bir dünyada yaşamaktadır. İdrak seviyesine göre yanıt vermek gerekir.
Aynı şekilde her meraklı amatör içici olduğundan (profesyonel içicilerin bu tür sorular sormayacağı ortada), "akşamdan kalma" hadisesi onlar için cehennemden farksızdır. Meraklıların alkolden sonraki günleri, hele hele bir de erken kalkmışlarsa tam bir işkencedir. Kabul etmek gerekir ki, çok çok nadir olmakla birlikte üst-sosyal içicilerin de tatsız geçen akşamdan kalmaları olmuştur. O nedenle meraklının duygu ve düşünceleri çok iyi bilinmektedir. Bunu bir koz olarak kullanmayı ihmal etmemeli, söylediğim gibi idrak seviyesine göre yanıt vererek iş-alkol eğrisinin optimum çizgide kalabileceği gösterilmelidir.
--
İbret olması açısından, amatör içicilik dönemlerimde yaşadığım bir diyaloğu konuyla ilgisi ve geçmişten alınması gereken ders olması açısından buraya aktarmakta fayda görüyorum:

- Memet abi, sen şimdi her gün mütemadiyen içiyor musun abi?
- Otuz yıldır hiç ayık nefes almadım.

Herkes hata yapabilir. Fekat aynı hatayı iki defa yapmak amatörlük, ikiden fazla yapmak ise salaklıktır. Ben yukarıdaki diyalogdan dersimi aldım, darısı tüm meraklı amatörlerin başına..
-o-
Devam edebilir..

26 Haziran 2008

Lex Luthor

Superman'in ezeli ve azılı düşmanı. Superman'i biliyoruz. Süper bir adam. Ya Lex Luthor..

Lex Luthor insanüstü süper güce karşı paranın, kapitalin, kapitalizmin vücut bulmuş halidir. Luthor çizgiromanda, filmde, TV dizisinde görünüşte kaybeder ama gerçek bundan çok farklıdır. Aslında Superman ve Lex çoktan dost olmuştur da, bize çaktırmamaktadırlar.

Neden?

Çünkü Superman çizgiromanının ilk çıktığı yıl olan 1938'den beri bu çift çeşitli formlarda ısıtılıp ısıtılıp önümüze getiriliyor. Lex Luthor da bu yolla 70 yıldır servetine servet katıyor. Aslında hikâye bu kadar uzun yılı dulduracak kadar, örneğin bir Star Wars kadar dolu ve uzun değil. Biri süper bir adam, diğeri Karun kadar zengin ve devamlı zenginleşiyor ama 70 yıldır birbirlerini yenemediler. Yenmeyecekler de. Yoksa sıcak para akışı duracak.

Şahsi kanaatimce Lex Luthor Superman'dan daha sağlam bir karakterdir. Superman zaten yaratıcılıktan yoksun, uçabilen, gözünden lazer çıkarabilen, kurşun geçirmeyen vs. bildiğin süper kahraman. Lex bildiğin insan ama, parayı nasıl kullanacağını fantazi dünyasında ve gerçek dünyada çok iyi biliyor. Superman'e olan sevgimizi ve kendisine olan nefretimizi kendi çıkarları doğrultusunda kullanmakta uzman. Yoksa 70 yıldır ya ölür ya da iflas ederdi. Oysa ki ilk günkü kadar canlı ve ilk günden kat kat zengin.

Bence Superman ve Lex Luthor aynı kişidir. Clark Kent ise malın tekidir.

18 Haziran 2008

Hidrojen Atomu

Her şey bir hidrojen atomuyla başladı. Hiçbir şey yoktu. Sadece bir hidrojen atomu. Bu atom parçalandı, enerji oldu, başkalaştı, molekül oldu, güneş oldu, güneş patladı gezegen oldu. İnsan zekâsı henüz bu atomun nereden geldiğini anlayabilmiş değil. Gökyüzünde Güneş'i görüp nereden geldiğini anlayamayan İnkalı kardeşlerim de, Güneş'i atomlarına kadar gören günümüz biliminsanı kardeşim de en az bir kere sormuştur: "Nereden geliyor?" Yanıt onların konusu olmadığı gibi bu yazının konusu da değil. Hatta benim hiç konum değil. Benim konum başka.

Evrenin içinde bir yerde bir hidrojen atomu. Antares kadar büyük olmasa da, atom bir kere varolduktan sonra çevresindeki boşluk ne kadar büyük olursa olsun bir anlamı oluyor. İkisi de aynı büyüklükte olan iki boşluktan, içinde bir (1) atom barındıran en azından daha "dolu" oluyor. Bir "şey" olmuş oluyor. Diğer türlü boş bir boşluk. Zaten boşluk, içi de boş; düşünmek zor.

"Nereden geliyor?"dan sonra ikinci darbe, ikinci soru: "Neden var?"
Yahu neden var? Nereden geldiğini anlayamıyoruz, bunu anladık. Peki neden varolduğunu anlayamamamızı nasıl anlayacağız? Bir (1) hidrojen atomu. Neden var? "Hiçliğe karşı var." ekseninde dönen yanıtlar bizi tatmin ediyor mu? Mutlak hiçliği bilmiyor olmamız onun olmadığı anlamına mı geliyor? Ya da zaten mutlak ve hiçse, "Mutlak Hiçlik"in varlığından nasıl bahsedeceğiz?
Neden var o hidrojen atomu?


Ve tabi sonra sorular sorular... Ve hepsi ne kadar da önemsiz.

28 Mayıs 2008

Sahipsiz Mektup

Geldiğimden bu yana bembeyaz buralar. Buraların bembeyaz olması yetmiyor, bizi de bembeyaz giydiriyorlar. Hiç bu kadar beyaz olmamıştım.

Hep televizyonda, dergilerde gördüğüm altıgen şeklindeki kar tanalerini yağarken ve düştükleri yerlerde görüyorum. Gerçek yıldız gibi şekilleri var ve gece ışık altında yıldız gibi parlıyorlar.

Üzerime yıldız yağıyor geceleri.

Gökyüzünde her zamankinden çok yıldız var ve çok parlak hepsi. Çoban Yıldızı'nı hiç bu kadar parlak görmemiştim örneğin.

Geceyi sevdiğimi anlamış olacaklar ki, bütün gece ayakta tutuyorlar beni; gündüzleri uyutuyorlar. Gece uykusu tatmadım geleli. Bütün gece ay ve yızdızların ışığı altında parlayan karlı dağlara tepelere bakıyorum. Ay'ı doğurup salıyorum yıldızların arasına. Huzur verici bir gökyüzü, huzur verici bir sezsizlik. (Çok garip, burada huzur verici bir şeyle karşılaşacağımı hiç sanmazdım.)
Sabah da Güneş'i doğurup, Ay ve yıldızlarla vedalaşıp uyumaya gidiyorum. Kendi haline bırakıyorum gökyüzünü. Güneş gözümü alıyor, Güneş'e bakamıyorum.

Daha önce düşünmeyi ihmal ettiğim şeyler açısından, birçok açığı kapatıyorum burada. Düşünmeye çok vaktim var. Geceler hep benim. İnsanın düşünmeye bu kadar vakti olunca, 'Neden düşünecek bu kadar az şeyim var!' diye kızıyor kendine. Dolu bir insan olduğumu sanıyordum, değilmişim. Düşünmenin anlamını sorgulamaya başladım.

Bir de özlem var tabi. İnsan hiç akla gelmeyecek şeyleri özlüyor. Özleme yabancı bir insan değilim ama, bu farklı.
Nefes alanların dışında, Rakı'yı ve Deniz'i özlüyorum en çok.
Yiğit Dağı'nın yanmış tepesinin aşağılarında, eteklerinde bir köy var. Önünde de az bulunan düzlüğe yayılmış geniş bir buz. Dolunay parladıkça buz parlıyor, buz parladıkça deniz oluyor.. Köyün ışıkları da bazen Cihangir oluyor, bazen Salacak.. Güneş henüz Dünya'nın diğer tarafındayken manzarama bakıp düşünmeye devam ediyorum.

Güneş doğuyor.

-0-

21.02.2006
Gelenler

04 Mayıs 2008

UÇAN KAR'IN ANISINA..

Burada içime sinen bir yazı olacak.