26 Haziran 2008

Lex Luthor

Superman'in ezeli ve azılı düşmanı. Superman'i biliyoruz. Süper bir adam. Ya Lex Luthor..

Lex Luthor insanüstü süper güce karşı paranın, kapitalin, kapitalizmin vücut bulmuş halidir. Luthor çizgiromanda, filmde, TV dizisinde görünüşte kaybeder ama gerçek bundan çok farklıdır. Aslında Superman ve Lex çoktan dost olmuştur da, bize çaktırmamaktadırlar.

Neden?

Çünkü Superman çizgiromanının ilk çıktığı yıl olan 1938'den beri bu çift çeşitli formlarda ısıtılıp ısıtılıp önümüze getiriliyor. Lex Luthor da bu yolla 70 yıldır servetine servet katıyor. Aslında hikâye bu kadar uzun yılı dulduracak kadar, örneğin bir Star Wars kadar dolu ve uzun değil. Biri süper bir adam, diğeri Karun kadar zengin ve devamlı zenginleşiyor ama 70 yıldır birbirlerini yenemediler. Yenmeyecekler de. Yoksa sıcak para akışı duracak.

Şahsi kanaatimce Lex Luthor Superman'dan daha sağlam bir karakterdir. Superman zaten yaratıcılıktan yoksun, uçabilen, gözünden lazer çıkarabilen, kurşun geçirmeyen vs. bildiğin süper kahraman. Lex bildiğin insan ama, parayı nasıl kullanacağını fantazi dünyasında ve gerçek dünyada çok iyi biliyor. Superman'e olan sevgimizi ve kendisine olan nefretimizi kendi çıkarları doğrultusunda kullanmakta uzman. Yoksa 70 yıldır ya ölür ya da iflas ederdi. Oysa ki ilk günkü kadar canlı ve ilk günden kat kat zengin.

Bence Superman ve Lex Luthor aynı kişidir. Clark Kent ise malın tekidir.

18 Haziran 2008

Hidrojen Atomu

Her şey bir hidrojen atomuyla başladı. Hiçbir şey yoktu. Sadece bir hidrojen atomu. Bu atom parçalandı, enerji oldu, başkalaştı, molekül oldu, güneş oldu, güneş patladı gezegen oldu. İnsan zekâsı henüz bu atomun nereden geldiğini anlayabilmiş değil. Gökyüzünde Güneş'i görüp nereden geldiğini anlayamayan İnkalı kardeşlerim de, Güneş'i atomlarına kadar gören günümüz biliminsanı kardeşim de en az bir kere sormuştur: "Nereden geliyor?" Yanıt onların konusu olmadığı gibi bu yazının konusu da değil. Hatta benim hiç konum değil. Benim konum başka.

Evrenin içinde bir yerde bir hidrojen atomu. Antares kadar büyük olmasa da, atom bir kere varolduktan sonra çevresindeki boşluk ne kadar büyük olursa olsun bir anlamı oluyor. İkisi de aynı büyüklükte olan iki boşluktan, içinde bir (1) atom barındıran en azından daha "dolu" oluyor. Bir "şey" olmuş oluyor. Diğer türlü boş bir boşluk. Zaten boşluk, içi de boş; düşünmek zor.

"Nereden geliyor?"dan sonra ikinci darbe, ikinci soru: "Neden var?"
Yahu neden var? Nereden geldiğini anlayamıyoruz, bunu anladık. Peki neden varolduğunu anlayamamamızı nasıl anlayacağız? Bir (1) hidrojen atomu. Neden var? "Hiçliğe karşı var." ekseninde dönen yanıtlar bizi tatmin ediyor mu? Mutlak hiçliği bilmiyor olmamız onun olmadığı anlamına mı geliyor? Ya da zaten mutlak ve hiçse, "Mutlak Hiçlik"in varlığından nasıl bahsedeceğiz?
Neden var o hidrojen atomu?


Ve tabi sonra sorular sorular... Ve hepsi ne kadar da önemsiz.

28 Mayıs 2008

Sahipsiz Mektup

Geldiğimden bu yana bembeyaz buralar. Buraların bembeyaz olması yetmiyor, bizi de bembeyaz giydiriyorlar. Hiç bu kadar beyaz olmamıştım.

Hep televizyonda, dergilerde gördüğüm altıgen şeklindeki kar tanalerini yağarken ve düştükleri yerlerde görüyorum. Gerçek yıldız gibi şekilleri var ve gece ışık altında yıldız gibi parlıyorlar.

Üzerime yıldız yağıyor geceleri.

Gökyüzünde her zamankinden çok yıldız var ve çok parlak hepsi. Çoban Yıldızı'nı hiç bu kadar parlak görmemiştim örneğin.

Geceyi sevdiğimi anlamış olacaklar ki, bütün gece ayakta tutuyorlar beni; gündüzleri uyutuyorlar. Gece uykusu tatmadım geleli. Bütün gece ay ve yızdızların ışığı altında parlayan karlı dağlara tepelere bakıyorum. Ay'ı doğurup salıyorum yıldızların arasına. Huzur verici bir gökyüzü, huzur verici bir sezsizlik. (Çok garip, burada huzur verici bir şeyle karşılaşacağımı hiç sanmazdım.)
Sabah da Güneş'i doğurup, Ay ve yıldızlarla vedalaşıp uyumaya gidiyorum. Kendi haline bırakıyorum gökyüzünü. Güneş gözümü alıyor, Güneş'e bakamıyorum.

Daha önce düşünmeyi ihmal ettiğim şeyler açısından, birçok açığı kapatıyorum burada. Düşünmeye çok vaktim var. Geceler hep benim. İnsanın düşünmeye bu kadar vakti olunca, 'Neden düşünecek bu kadar az şeyim var!' diye kızıyor kendine. Dolu bir insan olduğumu sanıyordum, değilmişim. Düşünmenin anlamını sorgulamaya başladım.

Bir de özlem var tabi. İnsan hiç akla gelmeyecek şeyleri özlüyor. Özleme yabancı bir insan değilim ama, bu farklı.
Nefes alanların dışında, Rakı'yı ve Deniz'i özlüyorum en çok.
Yiğit Dağı'nın yanmış tepesinin aşağılarında, eteklerinde bir köy var. Önünde de az bulunan düzlüğe yayılmış geniş bir buz. Dolunay parladıkça buz parlıyor, buz parladıkça deniz oluyor.. Köyün ışıkları da bazen Cihangir oluyor, bazen Salacak.. Güneş henüz Dünya'nın diğer tarafındayken manzarama bakıp düşünmeye devam ediyorum.

Güneş doğuyor.

-0-

21.02.2006
Gelenler

04 Mayıs 2008

UÇAN KAR'IN ANISINA..

Burada içime sinen bir yazı olacak.

12 Eylül 2007

İçimde biri var



Yok yahu! İçime kimseyi almış değilim. İçimde derken, midemde, bağırsaklarımda, beynimde, sikimde, yani her yerimde biri var demek istiyorum. Aslında birileri de var diyebilirdim, ama bu birinin tekilliğinden yahut çoğunluğundan emin olamadığım için böyle söyledim.
Peki içimde, muhtelif organlarımdaki bu biri ne yapmakta? Fasulye pişirmiyor takdir edersiniz ki. Saydığım organlarımdaki işlevlerini kabaca özetlersem: Midemi bulandırıyor, bağırsaklarımı bozuyor, beynimi kemiriyor, sikimin boyutunun değişmesini engelliyor vs..
Görüldüğü üzere pek anlaşamıyoruz kendisiyle. İlginç aslında; uzun zamandır tanışıyor, aynı bedeni paylaşıyor olmamıza rağmen hep birbirimizin işlerini aksatırız. Devamlı bir savaş halindeyiz kendisiyle. Bu devamlı savaşın halihazırdaki sonuçlarına göre söylemeliyim ki, galip ben değilim. Bizimki diğer savaşlardan farklı olarak galibi olabilen bin savaş. Arada gerilla taktiğiyle saldırıp ufak tefek zaferler elde etsem de, o biri hep bir adım önde. Neden? Çünkü bir sonraki adımımı biliyor şerefsiz. Fekat içinde hissedenin ben olmamdan ileri gelen dezavantajdan ötürü, bırakın onun bir sonraki adımını tahmin etmeyi, adımlarını sıralayıp, yapacağını yaptıktan sonra farkına varıyorum birisinin içimde yürüdüğünün. Mesela bu son, başı sonu belli olmayan salak cümleyi de, ellerimdeki birisi yazdırmış olabilir. Yazıyı bitirip gönderdikten sonra anlayabileceğim ancak onun olup olmadığını. Öyle boktan bir durum. O bana istediği gibi hasar verebilirken, benim kendisine yaptığım en büyük etki, kafam iyiyken kendisiyle konuşmak oluyor. Konuşmak "derken", tartışmak, bağrışmak aslında. Onunla kavga ederken sinirleniyorum, o kıs kıs gülüyor hep. Sıçtımının birisisi.
Hayatımdaki bütün olumsuzlukların, yanlış kararların sebebi bu biridir.


Ne, yoksa sizin de mi içinizde biri var?!

Hahahahahahaha

05 Eylül 2007

yavaş geri

İnceden bi giriş yapalım bakalım. Her şey olabilir.